TÜRKİYE’NİN DEMOKRASİ SINAVI: TAKSİM

Taksim Gezi Parkı’nın bulunduğu alanın yeniden düzenlenmesi çalışmaları kapsamında oradaki ağaçların kaldırılarak yerine 1780’de inşa edilip 1940’ta yıkılan Topçu Kışlası’na benzeyen yeni bir binanın yapılması ve onun içine de bir alışveriş merkezinin konumlandırılması projesi, bazı vatandaşlar tarafından protesto edildi.

Olayın kabaca iki tarafı var gibi görünüyordu: bu projeyi yapan ve gerekli resmi süreçlerden geçirdikten sonra faaliyete sokmak isteyen hükümet, ve Taksim civarındaki çok az sayıdaki yeşil alandan biri olan Gezi Parkı’nın olduğu gibi durmasını isteyen, orada bir alışveriş merkezine de ihtiyacın olmadığını savunan bazı vatandaşlar.

Hükümet bu sürecin herhangi bir yerinde hukuki açıdan bir yanlış içerisinde görünmüyor. Ülkenin siyasi ve hukuki şartları ne ise ona uygun hareket etmek suretiyle doğruluğuna ve faydasına inandığı projesini hayata geçirmeye çalışıyor.

Protestocular da hukuki bir yanlış içerisinde görünmüyorlar; demokrasinin gerektirdiği şekil ve üslup içinde, şiddete başvurmadan, herhangi bir usulsüzlük yapmadan itirazlarını dile getiriyorlar. Hatta sürecin başından beri yaptıkları itirazların cevapsız kaldığını gördükleri için parkın yıkım aşamasında son bir çare olarak oraya gidip yıkımı kendi ‘imkânsızlıkları’ içinde engellemeye çalışıyorlar.

Peki iki taraf da teknik açıdan bir yanlışlık içinde değilse sorun nedir, nerededir ve neden ortada kanların döküldüğü, İstiklal Caddesi’nin biber gazı mermilerinin atıklarından geçilmediği, Başbakan Erdoğan’ın özellikle de yabancı basında “İslamcı” ve “otoriter” gibi sıfatlarla anılmasına neden olan bir durum ortaya çıkmıştır? Yaşanan olayın sebepleri ve sonuçları farklı kesimlerce farklı biçimlerde yorumlandı. Olayın asıl failleri olarak dış mihraklardan Ergenekon örgütüne, ulusalcılardan tarafsız vatandaşlara, bazı sivil toplum kuruluşlarından Cumhuriyet Halk Partisi’ne, çeşitli isimler ve gruplar zikredildi.

Bu süreçte özellikle AKP’nin tabanının önemli bir kesimi olan dini cemaatler sessiz kalmayı tercih etti, Milliyetçi Hareket Partisi’nden ve tabanından da pek belirgin bir taraf olma ve tepki gösterme sesi yükselmedi. CHP’den çeşitli sol fraksiyonlara kadar seküler kesimin varlığı gayet belirgin olmakla birlikte, protestocular arasında önemli sayıda bir dindar kitle de mevcuttu. Başörtülü kadınlar, dindar kimliği belli olan yazarlar, akademisyenler de gerek sadece katılımcı olarak, gerekse aktivist olarak Taksim’de varlık gösterdiler. Yurt içi ve yurt dışında bulunan hatırı sayılır orandaki bir kesim ise sosyal medya aracılığıyla Gezi Parkı protestocularına desteklerini günlerce sergilediler.

Olayın başlangıcı ve süreci gayet olağan ve meşru iken sorunları tetikleyen unsur, bazı polislerin protestoculara biber gazıyla müdahalede bulunması, bazılarına dayak atması ve başka şekillerde şiddet kullanması, göstericilerin gecelemek için kurdukları çadırlarını yıkıp dağıtması oldu. Bunların üzerine halkın gösterdiği tepki, polisin, dolayısıyla ‘devletin’ beklemediği şekilde büyük oldu ve tahmin edemeyeceği derecede her tarafa yayılmaya başladı. Medya her ne kadar sessiz kalmayı ‘tercih’ etmiş olsa da, bu olayda sosyal medya Türkiye tarihinde ilk defa bu kadar etkili bir şekilde, adeta Mısır’daki Tahrir Meydanı olaylarındakini andıracak mahiyette rol oynadı; bu benzerlikten dolayı Taksim’in Tahrir olup olmayacağı tartışmaları dahi yapıldı.

Sosyal medya aracılığıyla yayılan haberler tepkilerin dalga dalga yayılmasını sağladı ve böylece İstanbul’un diğer semtlerinden Taksim’e akın etmeler, Eskişehir ve Ankara gibi diğer şehirlerde, hatta Avrupa’nın Londra ve Amsterdam gibi başkentlerinde de Taksim’dekilere destek amaçlı organize edilen gösteriler başladı.

İstanbul’da ve ülkenin hemen her ilinde kurdukları yüzlerce parka ve yeşil alanlara rağmen Gezi Parkı’ndaki görece ‘basit’ değişiklikten dolayı kendilerine gösterilen bu beklenmedik ve aşırı tepkiyi muhtemelen anlamlandıramayan hükümet, çoğu zaman olduğu gibi polis yoluyla tepkileri bastırmayı ve göstericileri dağıtmaya çalışmayı tercih etti. Ama her zamankinin tersine, bunda hadise bir kısım marjinal sol grupların şiddete de meylederek yaptıkları bir gösteriden ziyade içinde gerçek anlamda toplumsal desteğin ve dayanışmanın olduğu bir büyük tepkiye dönüştü. Olay öyle bir hale geldi ki, Türkiye medyasının hangi sebeple olduğu anlaşılamayan sessizliğinin aksine Avrupa ve Amerika medyası hadiseyi hükümetin hiç de memnun olmayacağı bir halde sundu ve Batı’da, İslami değerleri baskıyla topluma benimsetmeye çalışan bir İslamcı başbakan imajını pekiştirdi.

Protestoların dördüncü gününde, o zamana kadar sessizliklerini muhafaza eden ve hiç görünmeyen devlet yetkilileri, nihayet görünmeye ve açıklamalar yapmaya başladılar. Yazarların ve sanatçıların meydana giderek, köşe yazıları ve başbakana açık mektuplar yazmak suretiyle yaptıkları sağduyu çağrılarının da etkisiyle olsa gerek, cumhurbaşkanı hükümete ve göstericilere itidalli hareket etme çağrısında bulundu, başbakan polisin aşırı güç kullanımında bulunduğunu kabul ederek meydandan çekilmeleri kararı aldı, belediye başkanı da kendilerinden kaynaklanan yanlışlardan dolayı özür diledi ve halka rağmen bir şey yapılamayacağını anladıklarını dile getirdi.

O günden itibaren bir taraftan genel olarak bir sakinleşme gözlenmekle birlikte, diğer taraftan protestolar da yavaş yavaş el değiştirmeye başladı. O zamana kadar dile getirilen sorunlar, Taksim’deki yeşil alanın korunması, AKP’nin otoriterleşmesi, bazı kanunları herkesin mutabık kaldığı bir yolla yürürlüğe koymak yerine kendi aldığı oy oranına ve milletvekili sayısına güvenerek adeta “dayatma” yoluna gitmesi, ve kendisi gibi düşünmeyen insanların ve grupların hassasiyetlerini dikkate almaması idi. Üstelik şiddete başvurmama konusunda, herhangi bir yanlış yapmama, her görüşten insanla dayanışma içinde bulunma konusunda ve olayın herhangi bir partinin siyasi malzemesi haline gelmemesi konusunda çok hassas davranıldı ve bu hassasiyet sosyal medya, özellikle de Twitter aracılığıyla devamlı yayıldı.

Bütün bunlarla birlikte, dördüncü günden itibaren başlayan sakinleşme sürecinde şiddet yanlısı aşırı sol gruplar ve AKP’nin dindar kimliğine ve kendisine baştan karşı ulusalcı gruplar başta olmak üzere bazı gruplar, protestoların seyrini, şeklini ve amacını değiştirmeye başladılar. 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı adayı olması üzerine, Milli Görüş kökenli dindar birinin cumhurbaşkanı olmasına karşı düzenlenen ve CHP, Atatürkçü dernekler ve ulusalcı gruplar tarafından organize edilen “Cumhuriyet Mitingleri”ne benzer bir ortam oluşturuldu; üstelik aşırı sol grupların şiddet gösterileri de üstüne eklenince hadisenin seyri oldukça değişti. Her ne kadar başlangıçtaki niyeti ve üslubu muhafaza edenler olsa da, artık kimin ne amaçla ne yaptığı sorusunun cevabı tamamen belirsiz duruma düştü ve böylece Türkiye’de eskiden beri var olup zaman zaman tansiyonu yükselen dindar-seküler, İslamcı-laikçi, ve özgürlükçü-darbeci kutuplaşmaları tekrar ortaya çıktı ve uzun süre sessiz kalan dini gruplar “saflarını” seçti. Artık bütün bu gürültünün asıl çıkma sebebi “belli” idi, Erdoğan’ın bazı tavır ve kararları eleştirilse bile her şeye rağmen “diğerlerine” fırsat verilmemeliydi, hal gösteriyordu ki darbeciler her an tekrar ortaya çıkabilirdi. Diğer taraftan seküler veya daha başka bir ifadeyle “laikçi” kesim de bu hareketlenmeyi fırsat bilerek, ‘hazır ayaklanmışken’ protestoları bitirmeme, dindarları olmasa da iktidardaki “dincileri,” dolayısıyla AKP’yi “devirme” konusunda kararlı görünüyorlar, kendilerine en yakın destekçi olarak da Avrupa medyasını görüyorlar, “dertlerini” onlara anlatıyorlardı…

Hadisenin arka planında yatan diğer bazı faktörlerin olma ihtimalini de yok saymamakla birlikte daha çok sosyolojik sebeplerin ve şu soruların cevabının bulunmasının acil olduğunu düşünüyorum: Ülkede kesilen onca başka ağaç ve yıkılan onca park, yapılan onca alışveriş merkezi varken Gezi Parkı neden böyle büyük bir tepkiye neden oldu? Hükümet yaptığı hemen her şeyi usulünce, yani demokrasinin ve hukukun gerektirdiği şekilde yapıyor olmasına rağmen neden böyle bir tepkiyle karşılaştı? Hükümet, elinde zaten güç olduğu halde ve istediğini yapacak sayıda bir seçmen desteğine sahip olduğu halde neden uzlaşma yolunu değil de protestoculara biber gazı gibi şiddet yoluyla mukabelede bulunmayı tercih ediyor, sonrasında da özür dilemekte ve geri adım atmakta zorlanıyor? Her kazandığı seçim sonrasında yaptığı “balkon konuşmaları” ile hemen her kesimin gönlünü kazanan, sadece kendisini destekleyenlerin değil, desteklemeyenlerin de başbakanı olduğunu vurgulayan, farklılıklara ve kendisi gibi düşünmeyenlerin hassasiyetlerine saygılı olacağının altını çizen, özgürlükçü, ilerlemeci ve kucaklayıcı demeçler veren başbakan, daha sonraki söylemlerinde ve uygulamalarında neden aynı üslubu devam ettirmiyor? Hükümetin zaman zaman sergilediği otoriter ve dayatmacı tarzından rahatsız olan önemli sayıdaki dindar nüfusun da varlığına rağmen anketler neden yakın vadede oy kaybı yaşamayacağını gösteriyor?

Yaşam tarzına müdahale

Yaklaşık olarak Osmanlı zamanındaki Tanzimat’tan itibaren başlayan süreçte Türkiye içinde, özellikle elit tabaka arasında yaşanan, ayrı bir tür ‘iktidar’ mücadelesi süregeldi hep. Özellikle sosyal ve kültürel alanda mücadelesi verilen bu kutuplaşmanın bir tarafında Batıcılar, yani seküler hayat tarzını benimseyenlere dinin siyasetten, eğitimden, hukuktan ve diğer kamusal mekanlardan uzaklaştırılmasını isteyen, Aydınlanma ideolojisini benimseyerek bilimin ışığında ve Batı medeniyetinin rehberliğinde ilerlemenin en iyi yol olduğuna inanan, çoğunluğu müslüman olan Türkiye vatandaşları oldu. “Laikçi” olarak da adlandırılan bu kesim dinin kendisine karşı değil, inanç ve ibadet alanından çıkarak diğer alanları etkisi altına almasına karşı oldular genellikle; aralarında kendilerini dindar olarak tarif eden, namaz kılan, hac veya umreye gidenler de az değildir zira. Mustafa Kemal Atatürk’ün yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kurması ve daha sonra yaptığı reformlarıyla tarihlerinin en büyük iktidar günlerini yasayan bu kesim için özellikle o donemdeki uygulamalar kendi hayat tarzlarının kalıcı ölçüleri oldu ve şapkasından giyim kuşamına, marşından resmi tatillerine, Atatürk’ün getirdiği hemen her yenilik onlar için sembolik bir önem taşıdı. Senarist ve oyuncu Gülse Birsel bir yazısında bu durumu açıkça ifade etti:

“Tek manevi değerimiz İslam değil, anlamak istemiyorsunuz! İslam’ın yanında, cumhuriyet de, TC ibaresi de, mili bayramlar da, Atatürk de, yaşam tarzlarımız da, hatta sadece anayasal bir ilke gibi görünen laiklik bile bu milletin çoğunluğunun manevi değeridir! Bunlar soyut veya tarihi kavramlar/kişiler değil, ırkçı-ayırımcı dogmalar değil, bilakis birliğin, özgürlüğün, ümmet değil millet olmanın, birey olmanın, insan olarak değerli hale gelmenin, hukukun, adaletin, hayatını istediği tarzda yaşamanın, kadın haklarının, eşitliğin, pozitif bilimin, aydınlığın sembolü haline gelmiştir! ‘Laiklik’ ben trafikte biriyle kavga etsem, sadece o beş vakit namaz kılıyor ben kılmıyorum diye hakimin onu haklı bulmamasının garantisidir mesela! Sosyolojik, ideolojik değil; gerçek, çok hayata dair, gelecek umutlarına dair, çok ‘kalbi duygular’dır artık bu kavramlar!”

Kutuplaşmanın diğer tarafında İslamcılar, yani dinin emirlerini hayatlarının her alanına hakim kılmak isteyen dindar müslümanlar var oldu. Laikçilerin genelde “dinci” olarak isimlendirdikleri bu grup içinde, diğer grupta olduğundan daha büyük bir çeşitlilik mevcut. Ülkenin her alanında dini değerlerin ve kuralların hakim olmasını savunan ve bu İslamlaşmanın başta siyaset yoluyla mümkün olduğunu savunan siyasal İslamcılar en göze çarpan ve laikçilerin açıkça mücadele ettiği grup oldu. 1979’da gerçekleşen İran devriminin aynısını Türkiye’de de uygulamak isteyen bazı radikal grupları saymazsak, siyasal İslamcıların en öne çıkan örneği, Necmettin Erbakan ve onun 1969’da kurduğu Milli Görüş hareketi oldu. Ülke içinde ve Avrupa ülkelerinde büyük bir organizasyon örneği sergileyen bu hareketin, Türkiye vatandaşlarının dindarlıkları ve siyaset algıları üzerinde, özellikle de 1990lı yıllarda önemli derecede bir etkisi oldu. Laik Türkiye Cumhuriyeti ile siyaset zemininde bir hak arama mücadelesi veren Erbakan’ın partileri defalarca kapatılmış olsa da, kendisi siyasetten süreli uzaklaştırılmak gibi çeşitli şekillerde cezalandırılmış, hatta 1997’de bir post modern darbeye maruz kalarak başbakanlıktan uzaklaştırılmış olsa da meşru siyaset zemininden başka bir yol tercih etmedi ve denebilir ki belli derecede ve alanlarda baskıya maruz kalan dindarların radikalleşmemesi ve meşru alanda kalmasına büyük bir katkısı oldu. Bununla birlikte, 28 Şubat 1997 darbesinin ardından yaşanan süreçte dini sembollere, çalışmalara ve hareketlere uygulanan yoğun baskı döneminde Erbakan’ın beş yıllık siyasetten uzaklaştırılması kararından sonra Refah Partisi 1998’de Anayasa mahkemesi kararıyla kapatıldı ve yerine kurulan Fazilet Partisi’nde yaşanan “Gelenekçiler – Yenilikçiler” ayrışmasından sonra Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç, yenilikçi grubun öncüleri olarak ayrılıp kendi partileri olan AKP’yi 2001 yılında kurdular. Sonrasında ise katıldıkları üç secimde de oylarını devamlı artırarak (2002’de %34, 2007’de %46, ve 2011’de %49 ile) tek başlarına iktidar oldular.

Cumhuriyetin başından beri hayat tarzlarına müdahale edilen, medrese, tekke ve zaviye gibi kurumları kapatılan, başörtüsü ve sakal gibi kılık-kıyafetleri kamu kurumlarında yasaklanan, kültürel-sanatsal eserlerde hor görülen ve gösterilen, dini gruplarının aktiviteleri yasaklandığı için yeraltına itilen ve çalışmalarını gizlice yapmak zorunda kalan, çok çeşitli şekillerde haksızlıklara maruz bırakılan İslamcılar veya dindarların, cumhuriyet tarihinde rahatladıkları özellikle üç dönem oldu: Adnan Menderes, Turgut Özal ve son on bir yıldır iktidarda olan R. Tayyip Erdoğan dönemleri. Bu üç lider arasında Milli Görüşçü geçmişinden, söylem ve faaliyetlerinden dolayı dindar kimliğini ve din ile ilgili politikalarını en belirgin bir şekilde gösteren, Erdoğan oldu. Erdoğan’ın iktidara gelmesinden itibaren yaşanan süreçte genel olarak dindarlar çok sevinirken ve rahatlarken laikçiler hep bir endişe içinde oldular: Erdoğan’ın kazandığı o kadar büyük oy oranıyla birlikte rövanş alma psikolojisine gireceği ve kendilerinin yaşam tarzlarına müdahale edileceği endişesi.

Böyle bir psikolojik ortamda siyaset yapan Erdoğan’ın üzerinde büyük bir yük var olageldi: Bir taraftan devletin din ve dindarlar ile ilgili on yıllardır izlediği politikalarını zaman içinde değiştirerek, gereken özgürlükleri sağlayarak devlet ile dindarların ilişkilerini normalleştirmeye çalışma, ama aynı zamanda da seküler kesimin “acaba Şeriat mı getirilecek, acaba giyim-kuşam rahatlığımız, içki içme özgürlüğümüz, kısacası istediğimiz yaşam tarzımızı sürdürme hakkımız elimizden mi alınacak?” endişelerini de giderme sorumluluğu. Erdoğan eğer iktidara gelmeden önce bizzat ifade ettiği gibi “Milli Görüş gömleğini,” dolayısıyla siyasal İslamcı kimliğini gerçekten çıkardı ise ve İslami bir devletten ziyade “ileri demokrasinin” hakim olduğu bir devlet idealini taşıyor ise, söz konusu sorumluluk her zaman dikkat etmesi gereken ve kendisi gibi düşünmeyen herkesin de dikkatle kontrol ettiği, toplumsal barışın gerçek anlamda tesis edileceği zamana kadar da etmeye devam edeceği bir ödev.

Türkiye demokrasisinin ergenlik dönemi

Hükümet hiç ummadığı bir konu üzerine, ummadığı çapta ve kararlılıkta bir tepkiyle karşılaştı. Erdoğan, karşı karşıya geldiği bu tabloyu tam olarak anlamlandıramamış olacak ki, olayların failleri olarak ana muhalefet partisi CHP’yi ve “aşırı uçları” işaret etti, “ne yapılmadı ki bu ülkede böyle bir adım atılıyor veya bunlar yapılıyor?” diye sordu ve sonra da eğitimde Cumhuriyet tarihinde atılmamış adımları attığından, kendi döneminde kurulan üniversitelerden, açılan dersliklerden vs. bahsetti. Bunları tartıştığı Reuters muhabirinin Erdoğan’ın sorduğu sorulara tam olarak somut cevaplar verememesi de gösteriyordu ki sorun hukuktan ve devlet işleyişinden daha ziyade üslupta idi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün isabetle dediği gibi, “demokrasi demek sadece seçim demek değildi” ve mümkün olduğunca toplumun geniş kitlelerinin rızasını almak, özellikle de Türkiye gibi seküler bir ülkede, dindar bir hükümet olarak zorunlu idi.

Yaşanan bu kriz ve kriz sürecinde başbakanın takındığı tavrı, ortalama bir Türk ailesinin bazı muhafazakar ve otoriter babalarıyla onların ergenliğe girmiş oğulları arasında yaşanan çatışmaya benzetenler oldu. Bir önceki neslin bazı muhafazakar ve otoriter aile reisleri için evde kendilerinin üzerindeki en önemli görev temelde şu konulardır: Eş ve çocuklarının rızkını temin etmek, çocukların eğitimleri için gereken ekonomik desteği sağlamak, ve aileyi dışarıdaki her türlü tehlikeye karşı korumak. Bu görevleri yerine getiren aile reisi karşılığında itirazsız saygı bekler, gerektiğinde itaat bekler, diğer aile bireyleri adına kararlar alabilir, kendisinin benimsediği yaşam tarzının dışına çıkmayı ima dahi eden hareketlerden uzak durulmasını arzu eder. Çocuklarını sevse ve onlar için gerektiğinde canını verse, gelecekleri için aç-susuz kalmayı göze alsa bile onların kişiliklerine saygısı tam değildir. İtiraz ve itaatsizlik kokusu aldığı herhangi bir tartışmada ailesi için yaptığı fedakarlıkları sayar, kendisine yeterince saygı gösterilmediğini savunur, arka arkaya kendince mantıklı deliller sunar, kızar, bazen de küser. Çatışmalar, delikanlının başka her şeyden daha çok kişiliğine ve fikirlerine saygı beklediği ergenlik döneminde başlar, eğer üniversite eğitimi aldıysa veya kendi kişisel saygınlığını korumayı, haklarını istemeyi bir şekilde öğrendiyse ve yeterince cesareti varsa söz konusu çatışmalar, babanın biraz geri adım atıp muhatabının düşünce ve tercihlerine saygılı olmayı kabul edeceği zamana kadar sürer. Bu kriz sürecinin çok çeşitli sonuçları olur. Bu sonuçlar babanın krizi yönetme isteğine, becerisine ve şekline göre değişir. Çok ironik bir durumdur: baba çocuğunun eğitim alması için her türlü fedakarlığa katlanarak imkânı elverdiğince en iyi okullara gönderir, çocuk ise tam da o eğitimin sonucunda babasının karşısında bir birey olmayı öğrenir ve, deyim yerindeyse, bağımsızlığını ilan eder.

Benzetmeyi yapanlara göre, Türkiye’deki durum da buna çok benzemektedir. Cumhuriyetin doksan yıllık tarihinde halkın demokrasi ve hukuk bilinci, eğitim seviyesi ve ekonomik seviyesi doğal olarak değişmiş, şehirleşme gibi faktörlerle aile ve sosyal hayatlarında önemli değişiklikler yaşanmaya başlamış ve neticede bütün bu gelişmeler devlet ve toplum ilişkilerini her dönemde farklı bir hale getirmiştir. Örneğin 1925’te kabul edilen Şapka ve Kıyafet Devrimi, halkın kılık ve kıyafetlerinin Batı ülkelerindeki normlara uyumlu hale getirilmesini sağlamak üzere yürürlüğe geçirilmiş, bu kanuna göre bazı kıyafetler zorunlu hale getirilirken belirli bazı kıyafetler de yasaklanmış, bu emir ve yasakların protesto edildiği çeşitli illerde sıkıyönetim ilan edilmiş, bazı göstericiler ise İstiklal mahkemesinde ağır şekilde yargılanmıştır. Halk adına kararlar verip onların günlük yaşantılarına dahi müdahale etme durumunun yakın zamanlara kadar süren ve hala devam eden başka meşhur örneği, üniversitelerde ve kamusal mekanlarda kadınların başörtüsü giymesinin yasaklanması ve hatta ortada yazılı bir kuralın olmadığı durumlarda da zorla engellenmesidir.

Bu gibi özgürlük ve insan hakları açısından sorunlu devlet tutumlarına karşı halkın gösterdiği tepkiler zamanın şartlarına ve mağdurların siyasi düşüncelerine göre hep değişiklik arz etti; ama özellikle son on yıl, Cumhuriyet tarihinde halkın hassasiyetlerinin daha da arttığı, insan canının ve hakkının daha da kıymetli görüldüğü, bireysel özgürlükler ve başkalarının sınırlarına riayet etme konularındaki bilinç seviyesinin daha da yükseldiği bir dönem oldu. Türkiye nüfusunun eğitim ve ekonomik seviyesinin de oldukça yukarı çıktığı bu dönemde halkın birbiriyle ve devlet ile ilişkisinde de gözle görülür bir değişiklik meydana geldi. Her ne kadar bazı gruplar ve bireyler kendi siyasi ve dünya görüşündeki gruplardan dışarı çıkmasa da, farklı görüşleri benimseyen, değişik sosyal ve dini gruplara ait gençler, bir önceki nesle kıyasla çok daha fazla bir araya gelmeye, birbirlerinin fikirlerini öğrenip tartışmaya başladılar. Bir zamana kadar devletle ilişkileri problemli olan gruplar, örneğin Kürt hareketleri, İslami hareketler ve Alevi cemaatleri, daha önce çoğunlukla sadece kendi haklarını savunur ve mağduriyetlerini dile getirirlerken, özellikle son on yıl içerisinde diğerlerinin haklarını da aynı şekilde savunmaya başladılar.

Artık 2010lu yıllara girildiğinde Türkiye toplumunun, özellikle de gençlerin talep ve ihtiyaçları Cumhuriyetin başlangıcı bir yana, daha on yıl önceki taleplerden ve ihtiyaçlardan dahi oldukça farklı bir hale geldi. Bu konuda öne çıkan başlıca faktörler olarak internet ve sosyal medyanın yaygın kullanımı yoluyla ‘diğerlerinden’ ve dünyadan haberdar olmak, özellikle Batı dünyasındaki gelişmeleri daha yakından takip edebilmek, kişi başına düşen milli gelirin yükselmesi, ailelerdeki bireylerin, özellikle de ebeveynlerin eğitim seviyesinin yüksek olması, okullardaki eğitim kalitesinin artması vs. sayılabilir. Ayrıca mevcut genç nesil, büyüklerinin aksine, Türkiye’deki insan hakları ihlallerinden ve sosyal kutuplaşmalardan en az mağdur olan nesil olduğu için diğerleriyle bir arada yaşamaya çok daha yakın ve rövanş duygusundan da görece uzak bir haldeler. Bu durum iktidar sahiplerine şunu işaret ediyor: Değişen sosyal parametrelere adapte olarak, insan hak ve özgürlükleri, çevre, katılımcı ve uzlaşmacı demokrasi gibi sosyal ve kültürel politikaları da ekonomi politikaları kadar, hatta daha fazla gündemlerine almaları ve ona göre yeni bir döneme geçtiklerinin farkında olarak söylem ve eylemlerini şekillendirmeleri gerekiyor. Örneğin sosyal medya konusunda Bülent Aras’ın da işaret ettiği gibi, “Yeni medya küçümsenmemeli. Bir çeşit doğrudan demokrasi gibi, doğrudan mobilizasyon imkanı sağlıyor. Siyasi muhalefetin yapısı değişti. Parti, STK gibi yapıların yanında artık kitleler doğrudan kendi muhalefetlerini üretiyor. Bu duruma adapte olamayan, siyaset dışında kalır.”

Güç zehirlenmesi mi, İslamcılık mı?

Erdoğan’ın, ülkedeki seküler-dindar gerilimini gerektiği kadar iyi yönetemiyor görüntüsü vermesinin altında, seçmenlerin yüzde ellisinin desteğini arkasına almasının getirdiği özgüvenin haricinde başka bir faktör daha yatıyor: din anlayışı.

Farklı şekillerde tarifi olan, ama benim dini değer ve kuralları siyasete, hukuka ve eğitime taşımak şeklinde kullandığım İslamcılık, özellikle son yıllarda Türkiye’nin çok tartışılan konularından biri. İslamcılık bitti mi, hala yaşıyor mu; AKP’ye İslamcı bir parti denilebilir mi, denilemez mi; bütün müslümanlar doğal olarak İslamcıdır ve olmalıdır mı, yoksa sadece siyasal İslamcılığı savunanlar mı İslamcıdır; müslümanların bir İslam devleti kurmak, Şeriat kanunlarını yürürlüğe koymak gibi bir ödevi var mıdır, yok mudur? Bu gibi sorular çerçevesinde sürdürülen tartışmalar en yoğun halini 2012 yılının yaz aylarında yaşadı, bu yıl da aynı hararetle zaman zaman ortaya çıktı.

Türkiye gibi devlet sistemi seküler ama halkının çoğunluğu müslüman olan ülkeler söz konusu olduğunda bu konu, İslam ilahiyatçılarının cevabını vermekte en çok zorlandığı konulardan biridir günümüzde. Klasik İslam literatüründe bir devlet başkanının görev ve sorumlulukları arasında din ile ilgili görevlere de yer verilir. Bunların başlıcaları olarak, din ve dinin hükümlerini korumak, zekâtların toplanmasını sağlamak, namaz, oruç ve hac gibi dini vecibelerin yerine getirilmesini sağlamak zikredilebilir. Siyasi görevlerinin önde gelenleri ise devletin güvenliğini ve kamu düzenini sağlamak, kamu işlerini kontrol etmek, adaleti sağlamak, ekonomiyi takip etmek, görevlilerin atanması gibi hususlardır. Bunların yanı sıra, örneğin büyük İslam bilginlerinden Gazzali (ö. 1111), el-İktisad fi’l-İtikad isimli eserinde din işlerinin düzenlenmesi ve takip edilmesinin ancak bir devlet başkanının eliyle olabileceğinden ve din ile devletin ikiz kardeş gibi olduğundan bahseder.

Diğer taraftan, Türkiye Cumhuriyeti, yaklaşık olarak kuruluşundan beri laik bir devlettir ve 1924 anayasasında yer alan “Türkiye Devleti’nin dini İslâm’dır” hükmü ve Meclisin görevleri arasında yer alan “ahkam-ı şer’iye’nin tenfizi” (dini hükümlerin yerine getirilmesi) hükmü 10 Nisan 1928 tarihinde yapılan değişiklikle anayasadan çıkarılmıştır. Müslüman olmakla birlikte dinin kamusal iş ve alanlara girdirilmemesi konusunda hassas olan seküler Türkiye vatandaşları göz ardı edilemeyecek bir oran teşkil etmektedir.

Nüfusunun yüzde doksandan daha fazlası müslüman olan bir ülkeye başbakan olarak seçilen dindar, hatta bir zamanlar laikliğe karşıt sözler sarf etmiş siyasal İslamcı olan bir insanın yaşadığı çelişkili durum ortadadır. 2012’nin başlarında Başbakan’ın kendi ifadeleriyle söylediği ve bir hayli tartışmaya sebep olan sözlerinde olduğu gibi, örneğin bir başbakan “dindar bir nesil yetiştirmek” gibi bir görevi üstlenebilir mi? Üstlenmezse dini açıdan günahkâr sayılır mı?

Bu soru, değil başbakan, ilahiyatçılar arasında dahi henüz tam olarak çözümlenmiş değildir; bununla birlikte, R. Tayyip Erdoğan, 2003 yılında “Milli Görüş gömleğini” çıkardıklarını söylediği ve İslamcı parti imajıyla yollarını ayırdıklarını söylediği zamandan beri kendi tercihini yapmış görünmekte, seküler bir devleti İslami bir devlet haline getirmek gibi bir ideali olmadığını yeri geldiğinde hep tekrar etmektedir. Hatta Arap Baharı sürecinde yeniden şekillenmek üzere olan Mısır’a Eylül 2011 yılında yaptığı ziyaretinde Mısırlılara yeni rejim olarak laikliği benimsemelerini tavsiye etmiştir: “Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.”

Erdoğan’ın başdanışmanı Yalçın Akdoğan ve İslamcı yazar Ali Bulaç da AKP’nin İslamcı bir parti olmadığını, İslamcı politika ve ideallerinin şimdiye kadar olmadığı gibi bundan sonra da olmayacağını söylerler. Örneğin Akdoğan, AKP’nin İslamcılık kategorisinde değerlendirilmesinin yanlış olduğunu şu delillerle açıklar: “AK Parti, RP ile temsil olunan İslamcı siyasi çizgiden AB, özelleştirme gibi temel politikalarda ayrışmıştır. Siyaset tarzı, yöntemi ve üslubu açısından da AK Parti farklıdır. Nitekim Kürt partisi, Alevi partisi, İslamcı partisi gibi kavramların moda olduğu dönemde kimlik siyasetine soyunmaması da bunun bir göstergesidir.” Akdoğan’a göre hükümetlerin görevi her türlü düşünceye imkan sağlamak, varsa engelleri gidermektir, İslamcılık da onlardan bir tanesidir. Seküler kesim tarafından İslamlaşma gibi algılanıp endişelere yol açan bazı çalışmalar ise Akdoğan’a göre sadece bir “normalleşme” süreci ve çalışmasıdır: “AK Parti iktidarı, bütün toplum kesimlerinin meselelerine el attığı gibi dindar/muhafazakar kitlenin konularına da sahip çıkmış, birçok İslamcı hareketin yapamadığı katkıları yapmıştır. İHL’lerin, Kur’an kurslarının kapatıldığı, cemaatlerin korkarak hizmet yürüttüğü bir Türkiye’den Kur’an ve siyer dersinin tüm okullara konduğu bir Türkiye’ye ulaşıldıysa bunda AK Parti siyasetinin sağladığı normalleşmenin payı büyüktür.”

Bu ifadelerin doğruluğu kabul edildiği takdirde sorun olarak yine hükümetin üslubu ve vatandaşlarının, özellikle de kendisini seçimlerde desteklemeyenlerin hassasiyetlerini göz önünde bulundurmayan bir söylem geliştirmiyor olması ortaya çıkmaktadır. Hatta bu sorun o derecededir ki, hükümeti destekleyen kesimlerde dahi rahatsızlıklar baş göstermiştir ve Taksim gösterilerinin katılımcı profilinde bu durum açıkça görülmektedir.

Sonuç

Taksim Gezi Parkı’nın bulunduğu alanın yeniden düzenlenmesi çalışmalarındaki gaye ve yöntemin protestosu amacıyla mütevazi ve tarafsız bir şekilde başlayan gösteriler, polisin orantısız ve aşırı güç kullanmasıyla birlikte kısa bir süre içinde çok daha fazla sayıda insana ve alana yayıldı. Toplumsal bir patlama denilebilecek bu hadise, hükümetin yaptığı uygulamalardan ziyade o uygulamaları hayata geçirme üslubuna, söylemlerine ve farklı düşünenlere uyguladığı, zaman zaman polis şiddetine de dönüşen yok saymaya idi. Özellikle de Cumhuriyetin kuruluşundan beri çoğunlukla ülkenin resmi ideolojisini en çok benimseyen ve sahiplenen seküler ve laikçi Türkiye vatandaşları, zaten dindar bir hükümetin yönetimi altında iken hayat tarzlarına müdahale edileceği ve ülkenin seküler kimliğinin değiştirileceğine dair endişe yaşarken, kimi zaman onların bu hassasiyetleri göz ardı edilerek kullanılan dil, sergilenen tavırlar ve yapılan bazı uygulamalar gerginliklere sebep oldu. Hatta bazen öyle bir hal aldı ki, hükümetin özellikle eğitimli ve genç tabanında ve başından beri herhangi bir taraf tutmayıp siyasi konularda söz söylemeyen sanatçı ve yazarlarda da rahatsızlıkların belirgin hale geldiği oldu; gösteri alanlarına gidenler ve Twitter’dan katkıda bulunanlardan da zaten açıkça görüldü bu durum. Medyanın kasıtlı olarak sessiz kalmasına rağmen sosyal medya yoluyla yayılan ve dindarından sol gruplarına geniş bir katılımcı kitlesinin ‘doğal’ yolla toplanmasını sağlayan bu protestolarda ortak talep belliydi: katılımcı ve çoğulcu bir demokratik sistem, vatandaşların hak, kişilik ve düşüncelerine saygı gösterildiği bir yönetim, her türlü etnik, dini ve mezhepsel kesime eşit yakınlıkta bir devlet, kucaklayıcı bir söylem, ve uzun zamandır aslında hemen her kesimin özlemle beklediği özgürlükçü bir anayasa.

Taksim olayı her ne kadar toplumsal gerilimlere sebep olmuş, bazı art niyetlilerin olayı başka yerlere çekmesine, bazı aşırı uçların şiddet ve bozgunculuklarına sahne olmuş olsa da, neticesi itibariyle dindarlar, özellikle de siyasal İslamcılar açısından taşların yerine oturmasına yardımcı olacak hadiselerden biri olarak tarihe geçecektir. Kürt sorununun neticesinin ülkedeki her etnik grubun eşit ve özgür olduğu, temel insani haklarını elde edebildiği bir ortak devlete sahip olmak noktasında buluşmaya doğru gittiği gibi, İslamcılık meselesi de, devletin dini ne sahiplendiği, ne kontrol ettiği, ne de baskı altında tuttuğu, sadece her türlü inanç, din ve mezhebe aynı mesafede durarak sadece adalet ve özgürlük sağladığı bir ortak devlet anlayışında sonuçlanacak gibi görünüyor; aksi takdirde herkesin kendi din ve dünya görüşünü diğerlerine kabul ettirmek için devletin imkânlarını kullanmaya tevessül ettiği bir ülkede gerilimler ve zaman zaman ortaya çıkan Taksim benzeri sosyal patlamalar eksik olmayacaktır. Bu durumda açıkça görülüyor ki önümüzdeki yıllarda sivil toplum kuruluşlarının fonksiyonu çok daha fazla artacak ve insanlar kendi tercihlerini başkalarına bazı güçler vasıtasıyla dayatmak yerine kendilerini anlatarak ikna etme yolunu seçecekler.

Türkiye, kendi demokrasi tarihinde çok tarihi bir yol ayrımında görünüyor. Ya kutuplaşmalar artarak devam edecek ve diğer her şeyden daha fazla ideolojik bağlılıklar ve ekonomi politikaları hep önceliği koruyacak, ya da farklılıklarla birlikte yaşama kültürü gittikçe daha da fazla benimsenecek, temel hak ve özgürlükler, hayat standartlarının artırılması, adaletin herkes için eşit şekilde sağlanması gibi ortak talepler eşliğinde yeni ve gerçek anlamda “ileri” bir demokrasiye geçiş sağlanacak. Hükümet, halkın verdiği bu “mesaj”ı gerçekten alıp söylem ve eylemlerine yerleştirdiği takdirde hem ülke hem de kendisi kazanmış olacak; aksi takdirde toplum, bu taleplerine cevap bulabileceği başka bir formül arayacaktır.

Emrah Çelik, Keele Üniversitesi – İngiltere, 4 Haziran 2013

 

ŞEHVET VE DİN

KitapHollanda’ya yaptığım seyahatlerden birinde, başka bir ülkeden tanışıklığım olan, kırk yaşlarındaki ilahiyatçı bir tanıdığımı ziyaret etmek için evine gitmiştim. Yaklaşık iki saat süren misafirliğimde hal-hatır sormalar, ortak tanıdık ve ilgi alanlarından bahisler açmalar devam ederken bir ara çay yapmak üzere mutfağa gitti. Bekleme süresinin uzayacağını anladığım zaman oyalanmak için kendime odada bir meşgale ararken bir metre enindeki, iki metre boyundaki tek kitaplık dikkatimi çekti. Öyle bir insanın, özellikle de öyle bir ilahiyatçının tercih ettiği kitapların neler olabileceğine dair bir merak sardı beni. Arada bir dinlediğim bazı konuşmalarından, kulağıma gelen bazı fetvalarından ve okuduğum bir kitabından edindiğim izlenime göre gayet gelenekçi ve muhafazakar bir ilahiyatçıydı. Kendi yazdığı kitapta müziğin hemen her türünün haram olduğunu savunuyor, bir arkadaşının düğününe kadınlar ve erkekler ayrı bölümlerde olduğu halde sırf “çalgılı” olduğu için protesto edip gitmiyor ve kadınlardan oluşan bir topluluğa dini bir konuşma yapmayı uygun bulmuyordu. İlginçtir, bir taraftan bunları söyleyip yapan aynı kişi, diğer taraftan da kendi odasında genelde sanat müziği dinliyor, yemekli bir davete giderken eşini de ısrarla yanında götüren bir profesörün o tutumundan da övgüyle bahsedebiliyordu. Bu çelişkili hallerine birkaç defa tanıklık ettiğim bu ilahiyatçının hangi kitapları okuyup seçtiğini görmek istiyordum.

Kitaplığa uzaktan bakıldığında bile temel dini eserlerden daha başka kitapların da varlığı belli oluyordu. Öyle birinin okumuş olması zaten beklenebilecek bazı kitapların arasında bir tanesi dikkatimi çekti. Kitabın ne olduğu hiç belli olmuyordu, çünkü rafa ters bir şekilde konmuş, sırtı değil ön tarafı, yani sayfalarının olduğu taraf görünüyordu sadece. Bu sıra dışı konuş şeklinin sadece basit bir dikkatsizlik eseri olamayacağını düşündüm. Gizlenen bir şey vardı sanki o kitapta; ya adının ya da yazarının bilinmesinden bir rahatsızlık duyulduğu belliydi. Nasıl bir önseziyle oldu bilmiyorum, o kitabı o halde görünce aklıma hemen bir yazar geldi; mutlaka onun kitabı olmalıydı. Kendi evi olduğu ve evine sadece yakınlarını kabul ettiğine, ilahiyatçı kimliğini kimseden saklamadığına göre oradaki kitap dini bir kitap olamazdı; aksine, dindarların bilmesinden çekinilen bir kitap olmalıydı. İçimden bir ses, ısrarla sezgilerimin yanılmadığını söylüyordu. Bir an bakmakla bakmamak arasında kaldım. Kitabın o şekilde ters konması benim bakmamı uygunsuz bir hale getirir miydi, emin olamadım; ama tahminimde yanılıp yanılmadığımı görme istediğinin ateşi de içimde yanmaya çoktan başlamıştı.

Oturma odasına kısa bir süreliğine uğrayıp da kitaplığın önünde bulunduğumu gördüğünde iznini istedim: “Kitaplarınıza bir göz atabilir miyim?” “Tabii ki” diyerek mutfağa tekrar gittiğinde, iznini almış olmanın verdiği vicdan rahatlığıyla anında uzanıp ters duran kitabı çıkardım diğerlerinin arasından. Hızla kapağına baktım; yanılmamıştım. O anda birkaç duyguyu aynı anda yaşadığımı hatırlıyorum: Tahminimde isabet etmenin verdiği mutluluk, benim okuyup da ismini herkese açıkça söylediğim yazarı o da okuduğu halde neden bunu gizlediğini anlama çabası, ve içinde yaşadığı o tezatların kendisinin de farkında olduğunu görünce ister istemez ortaya çıkan şefkat…

Romanlarını okuduğum yazarlar arasında aşkı, kadınları ve insan psikolojisini en iyi anlatan yazarlardan biri olduğunu düşündüğüm Ahmet Altan’ın kitaplarıyla tanıştığımda, o ana kadar pek aşinası olmadığım bambaşka bir dünyaya açılmıştım. İzmir’de, Kemeraltı’nda bir sokak kitapçısından aldığım bir romanıyla çekmişti beni kendi dünyasına. Sanırım psikoloji profesörü olan bir yazarın, çok satan kitaplarından birinde Altan’ın psikolojik tahlillerine yaptığı övgü dikkatimi çekmiş, sonra da o merakla kendimi bir kitapçıda bulmuştum. Deneme ve romanlarında kadınların dünyasını, aşkı, şehveti, insan ruhunun karanlık taraflarını pervasızca anlatan yazarın bu cesareti hoşuma gitmişti doğrusu; insanı tanımak benim için de çok önemliydi ve öğrenmenin sınırı yoktu. Yalnız bir “kusuru” vardı; cinsellik edebiyatının sınırlarını çok zorluyordu, cinsel ilişkileri ve şehveti Türkiye toplumunun alışık olmadığı veya yanlış bulduğu derecede çok açık bir şekilde işliyor, çekinmeden anlatıyordu. Romanlarındaki kahramanlar ya sınır tanımadan çok sayıda erkek veya kadınla ilişki yaşıyor, ya eşini aldatıyor, ya bir ensest ilişkinin kenarında dolaşıyor, ya da gerçek hayatta yapmadıklarını veya yapamadıklarını hayallerinde yaşıyorlar, yazarımıza da onların hayallerine tercüman olma işi düşüyordu.

O “kusurlu” bölümlerin haricinde ele aldığı öyle önemli konular, öyle hayati sorunlar, anlattığı öyle dile getirilmemiş ruh halleri vardı ki, onca konuyu bilip anlatabilmek ancak diğer “kusurlu” bölümlerdekileri yaşamak veya en azından bilmekle mümkün olurdu. Adeta psikoloji hocam gibi gördüğüm ve her kitabında insan ruhunun farklı detaylarını, bambaşka hallerini, hatta kendimi daha iyi tanıdığım, başka yerlerde öğrenemeyeceğim bilgileri öğrenmeme yardımcı olan yazara minnet bile duymaya başlamıştım neredeyse. Çünkü kendini insanlar için adeta ‘feda ederek’ yanlış işlerin içine giriyor, “Siz durun, ben öğrenip geleceğim ve hepsini sizlere anlatacağım” diyerek ateşin yanına gidiyor, sonra da kitaplar yoluyla bize öğrendiği bilgileri naklediyordu. “Allah” yerine “Tanrı” demeyi tercih eden yazar, “Tanrı”nın en güzel eseri olan insanı okuyor, o “kitabın” tefsirini yapıyordu uzun uzun. Diğer çoğu konunun yanı sıra özellikle hazzı, şehveti ve günahı anlatıyordu. Bence her ne kadar kendisi o amacı gütmemiş de olsa günaha giden yolların ve günahın çıktığı yolların uzun listesini örnekleriyle önümüze sunuyordu. Kimi “saf zihinleri idlal” olarak görse de, kimi bu tasvirleri “karpuz kabuğuna” benzetse de ben öyle değil diğer şekilde okumayı seçtim ve yazarı kendime gıyaben bir öğretmen gibi gördüm. Yüz yüze hiç konuşmadığım, sesini bile çok az duyduğum, herhangi bir konuşmasını dinlemediğim, ama kitapları aracılığıyla çok sağlam bir iletişime geçtiğim esaslı bir öğretmen.

Ebeveynlerin çocuklarına anlatmaktan utandıkları, arkadaşların birbirlerine itiraf etmekten çekindikleri, insanların kendi başlarına düşünmeyi ve sorgulamayı bile günah olarak gördükleri konuları ve kelimeleri herkesin önünde tartışan yazarın ele aldığı önemli bir başka alan da din konusu idi. Tanrı’yı bir roman yazarına benzeten ve hatta “meslektaşı” olduğunu söyleyen yazar, meslektaşıyla konuşur gibi konuştu Tanrı’yla. O’nun yazdığı kitabı, kaderi, hesabı, dünya hayatını, ahiret hayatını sorguladı, ‘sistem’de eksiklikler aradı, kendince kusurlu bulduğu noktaları işaretledi, hayran kaldığını saklayamadığı hususların altını çizdi, kafa karışıklığından sıyrılamadığı alanları itiraf etmekten çekinmedi. Bazı dindarların bırakın konuşmayı, düşünmeye bile cesaret edemediği “kötülük problemi”ni, yani dünyada neden kötülüklerin olduğunu, Tanrı’nın bunları neden yarattığını veya bunlara niçin izin verdiğini, kulluk psikolojisini, günahkârlık psikolojisini yazdı sayfalarca. Beni en heyecanlandıran konulardan biri olan Tanrı-insan ilişkisi ve diyaloğunu yorumladı. Hatta bazı kitapları bence şimdiye kadar benzeri yazılmamış bir tefsir çeşidinin küçük parçaları olarak bile görülebilir: Kur’an’ın psikolojik tefsiri. Şunu da teslim etmek gerekir ki, bütün bu tehlikeli sularda dolaşırken okuru kendi tercih ettiği sonuçlara yönlendirmeme hassasiyetini de korudu yazar. Bir kahraman şüpheci veya asi rolünde iken başka bir kahraman onun argümanlarına samimi ve düşünen bir dindarın cevaplarıyla karşılık verdi. Onun romanlarında sınır tanımayan günahkârlar az olmadığı gibi, samimiyetinden ve güzelliğinden ödün vermeyen dindarlar da az olmadı.

Bir yazısının başında şöyle diyordu: “Tanrım, var mısın yok musun bilmiyorum ama eğer olsaydın bana bu yazıyı yazdırmazdın…” Tanrı’nın yaramazlık yapan kulu olarak gördüğüm yazar bu gibi sınırını aşan ifadelerinde, Tanrı’yla hesaplaşmalarında ve sorgulamalarında bazen o kadar ileriye gidiyordu ki, herkesin önünde yaptığı bu tartışmaları okurken ben daha ziyade şunu düşündüm: Tanrı, tabir yerindeyse, ne kadar da özgürlükçüymüş! Kendi kurduğu sistemin pervasızca sorgulanmasını, yanlış yorumlanmasını, kendisine saygısızlık yapılmasını vs. istediği an ve istediği şekilde engelleme kudretine sahip olduğu halde bütün bunlara müdahale etmeden nasıl da izin veriyor, yanlış anlaşılma durumuna karşı sabrediyor, doğru anlaşılmak için herkese ne kadar da uzun mühletler veriyor!

Bütün bu dünya hayatı neden var? Bütün bu kötülüklerin, iyiliklerin, aşkların, nefretlerin, korkuların, ümitlerin, karanlıkların, aydınlıkların, gerçeklerin, hayallerin, dünyanın, ahiretin, ruhun, bedenin, bütün bunların varlık nedeni ne? Bu soruların cevabını vermeye çok az insan cesaret etti. “İmtihan” deyip de daha fazlasının sorgulanmasını çok tehlikeli olarak gören onca yazara rağmen çok az insan o alana girip anlamaya ve yorumlamaya çabaladı. Bahsi geçen yazar, onlardan biri oldu benim gözümde. Yanlış yaptığını düşündüğüm yorumları olmakla birlikte dile getirdiği öyle tespitleri oldu ki o tespitler inananların Tanrı’ya olan hayranlıklarını artırıyordu ancak…

Üniversite yıllarındayken tanıdığım yazarın ilk okuduğum kitabından sonra hemen bir başka kitabını da alıp okumaya başladığımda beni gören bir tanıdığım hangi kitabı okuduğumu sormuş, kapağını gösterdiğimde ise çok ayıp bir şey yapıyormuşum gibi müstehzi bir edayla gülümsedikten sonra sebebini açıklamıştı: Ahmet Altan, “Türk edebiyatının erotik yazarı” olarak biliniyormuş ve bu yüzden edebiyat yazılarında adı da geçmezmiş; onu okuduğumu her yerde söylememeliymişim!

Bütün kitaplarını hayranlıkla ve hatta ders kitabı okur gibi dikkatimi çeken satırlarının altlarını çize çize okuduğum, bunu dile getirmekten çekinmediğim ve hatta 2002 yılında yayınladığım ilk çalışmamda da onun kitaplarından altını çizdiğim bazı satırlara yer verdiğim Altan, Taraf Gazetesi yoluyla Türkiye siyasetinde aktif rol oynamaya başladıktan sonra bazı dindarların gözünde ‘meşru’ bir alana geçti ve bir yazar veya entelektüel olarak onu açıkça sevmek daha ‘masum’ bir hal aldı. Gazetesinden ayrılıp tekrar roman yazarlığına soyunduktan ve yine eskisi gibi, yan yana okunduğunda bile bir garip duran konuları, yani şehveti ve dini, aşkı, kadınları, erkekleri, korkuyu, siyaseti, toplumu, Tanrı’yı yazmaya ve onlar aracılığıyla kendisiyle hesaplaşmaya başladı.

Bundan sonra, özellikle de dindarlar, sevmedikleri veya yanlış gördükleri bazı bölümlerden dolayı kitapları tamamen reddetmeye devam mı edecekler, kendileri için uygunsuz olarak gördükleri birkaç sayfayı hızla çevirmeyi başarıp da okuyabilecekleri onca güzel yorumdan istifade etmeyi mi tercih edecekler, veya kendilerince bir ‘orta yol’ bulup, okudukları kitapları ters çevirmeye devam mı edecekler, merak ediyorum…

NE YAPARDINIZ?

Bir çocuk yuvasında pedagog olarak çalışıyor olsanız… Çocuklar sizi çok sevse, diğer pedagoglardan çok daha yakın hissetseler kendilerini size. Ergenlik çağlarını yaşayan çocuğunuz boşandığınız annesinin yanında kalsa, siz de yalnızlığınızı doğup büyüdüğünüz kasabadaki çocukluk arkadaşlarınızla hoş vakitler geçirerek gidermeye çalışsanız. Çalıştığınız yuvadaki çocukların çoğu arkadaşlarınızın çocukları; özellikle biri, en sevdiğiniz arkadaşınızın… Yakınlığınızdan dolayı çocuğu bazen yuvaya siz getirip götürüyorsunuz.

Jagten 1Bu çocuk, bir gün çocuksu duygularla sizden beklediği bir hareketi göremeyince kırılan onurunu, yuvanın müdiresine sizinle ilgili ‘masumca’ bir iftira atarak tamir etmeye çalışsa; sizin kendisine mahrem yerlerinizi göstermek suretiyle cinsel tacizde bulunduğunuzu ima etse ve başta yuvanın müdiresi, hemen getirttiği müfettiş ve çocuğun ailesi olmak üzere bütün kasaba dalga dalga sizin öyle bir yanlışı yaptığınıza inanmaya başlasa, çırpınmalarınız hiç fayda etmese. Öyle ki, kasabanın marketinin sahibi bile sizi mekânında görmek istemediğini söylese, ısrar ettiğinizde de tekme-tokat kapı dışarı etse… Ne yapardınız?

Bir kasabada aileniz ve çocukluk arkadaşlarınızla birlikte kendinizce bir hayat yaşıyorsunuz. Genel olarak mutlu bir aileniz olsa da, eşinizle yaşadığınız bazı sorunları çocuklarınızın mutluluğuna bir zarar gelmesin diye idare ediyorsunuz. O çok sevdiğiniz çocuklarınızdan altı yaş civarındaki kızınızın gittiği yuvadaki pedagoglardan biri en yakın arkadaşınız. O kadar yakınsınız ki, çocuğunuzu bazen evden o alıyor, bazen yuvadan eve o getiriyor. Hiç beklemediğiniz bir anda bir de duyuyorsunuz ki, arkadaşınız çocuğunuza cinsel tacizde bulunmuş. Eşiniz, ateş olmayan yerden duman çıkmaz diyerek arkadaşınıza küfürler savuruyor ve bir daha eve gelmemesini istiyor. Kasabalılar, diğer arkadaşlarınız çocuğunuzun sözlerine inanıyorlar, arkadaşınızı dışlamaya başlıyorlar. Gerçek olması durumunda çocuğunuzda bırakacağı psikolojik hasarları düşünmek bile istemediğiniz bu haber karşısında ne diyeceğinizi, nasıl tepkiler vereceğinizi şaşırıp kalıyorsunuz. Bir tarafta uğruna hayatınızı vereceğiniz çocuğunuz, diğer tarafta kendinizi bildiğiniz andan beri tanıyıp sevdiğiniz, güvendiğiniz arkadaşınız. Bir tarafta ‘masum’ bir çocuğun ‘art niyetsiz’ bir haberi, diğer tarafta yetişkin, dul, ve yalnız yaşayan bir adamın kendini savunma çabaları. Ne yapardınız böyle bir durumda?

Bir çocuk yuvasının idarecisi olsanız. Masum çocuklar size emanet edilmiş. Yaşayıp görecekleri olumlu ve olumsuz her türlü detay hayatlarını önemli derecede etkileyecek. Bundan dolayı hassassınız. Ama hassasiyetinizi artıracak başka bir ayrıntı daha var ki o da sizinle ilgili. Küçüklüğünüzde yaşadığınız bazı olumsuz hatıralar sizi bazı konularda daha dikkatli ve refleksli hale getirmiş. Bir gün yuvadaki çocuklardan biri, çalıştırdığınız pedagoglardan birini hiç sevmediğini, çünkü kendisine mahrem bir yerini gösterdiğini söylüyor. Başınızdan kaynar sular akıyor, ne diyeceğinizi, kime ne tepki vereceğinizi bilemiyorsunuz. İlk fırsatta bir müfettiş çağırarak çocukla konuşmasını sağlıyorsunuz. Müfettiş çocuğun ağzından laf almaya çalışırken, her ne kadar çocuk öyle bir olayın olduğunu onaylamaktan başka bir şey anlatmasa da hayalinizde canlandırdığınız korkunç hadise midenizi bulandırıyor ve hatta oracıkta kusuyorsunuz. Müfettiş kendince çocuğun yalan söylemediğine kani olduğunu belirttiği andan itibaren çocuğun, ailesinin ve diğer çocukların sorumlulukları altında eziliyor, en uygun olanın bu durumu diğer ailelere ve polise bildirmek, bir de söz konusu pedagogu işten uzaklaştırmak olduğunu düşünüyorsunuz. Pedagog bir taraftan çabalıyor, aileler diğer taraftan… Siz olsanız ne yapardınız?

Bir gün bir film izliyorsunuz, ismi “Jagten”. Filmin konusu, çalıştığı yuvadaki çocuklardan birinin kendisi hakkında düşünmeden birkaç söz söylemesi üzerine cinsel tacizle suçlanan, dışlanan, zor durumda kalan bir pedagogun zor hikayesi. Hikaye, oyunculuk ve senaryo kalitesiyle birleşince sizi alıp başka yerlere götürüyor. Bir anda kendinizi filmdeki tarafların yerinde buluyorsunuz. Bir yerde pedagog siz olurken başka yerde yuva idarecisi oluyorsunuz. Bir yerde pedagogun çocuğu iken, bir de bakmışsınız başka yerde çocuğun annesisiniz. Kasabalısınız, müfettişsiniz, davayı sonuçlandıracak hakimsiniz… Aklınıza Hazreti Aişe’nin yaşadığı iftira olayı geliyor hemen. Bir yolculuk dönüşünde, en son konaklanılan mola yerinden ayrılırken kervana yetişemeyip de, geride kalan eşyaları kontrol etmek üzere gelen görevliyle birlikte şehre girdiğinde uğradığı iftirayı hatırlıyorsunuz. O görevliyle bir ilişki yaşadığına dair ‘haber’ şehri dalga dalga sararken onun yaşadıklarını, ailesinin ve arkadaşlarının zor hallerini düşünüyorsunuz. O eski ama unutulmayan hadisede kimin ne yapması, ne tepkide bulunması gerekirdi, filmdeki hadisede kimin ne söylemesi ve yapması gerekir diye sorular sormaya başlıyorsunuz.

Hukuk felsefesi üzerine kafa yoruyorsunuz. İyi niyetli olmakla temkinli hareket etmek arasındaki denge üzerine; doğru yerde, doğru zamanda ve doğru şekilde hareket etmek anlamına gelen ‘hikmet’ üzerine, ahlak üzerine zor sorular sorup cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz. Sonra da bir Müslümanın böylesi bir olay karşısında ahlakı ve tutumu nasıl olmalıdır acaba diyerek Kur’an’a bakıyorsunuz, Nur suresinde iftiraya uğrayana, söylentiyi duyana, karar mercilerine, yani olayla ilgisi olan herkese salık verilen prensipler bütününü görüyorsunuz: “Siz o iftirayı kendi hakkınızda fena bir şey sanmayın; bilakis o sizin için hayırlıdır.” “Siz ey mü’minler! Bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip, ‘Haşa, bu besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!’ demeniz gerekmez miydi?” “O iftiracılar dört şahit getirseydi ya! Şahitlerini getirmediklerine göre, onlar Allah katında yalancıların ta kendileri olarak tescil edileceklerdir.” “O sırada siz o iftirayı dilden dile aktarıyor, işin aslına dair hiçbir bilginiz olmayan sözleri ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz ve bunu basit, önemsiz bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah’ın nazarında pek büyük bir vebaldi! Nasıl oldu da onu işitir işitmez, ‘Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Haşa! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır’ demediniz!”

Her doğru tavır alışın arkasında doğru bir felsefenin var olduğunu hatırlıyorsunuz bunun üzerine. Ahlaklı olmak denen şeyin bir taraftan kolay, diğer taraftan da o kadar kolay bir iş olmadığını anlıyorsunuz. Teori ile pratiğin her zaman baş başa gidemeyebileceğini, ‘canınızın istediği’ ile ‘olması gereken’in her zaman birbiriyle uyumlu olmayabileceğini fark ediyorsunuz…

Jagten 2